22 Mar 2012 – 19:00
Belgesel Film Gösterimi & Fotoğraf Gösterisi
Belgesel Film Gösterimi :
“Anadolu’nun Son Karatabağı İsmail Araç”
Lütfü Dağtaş (İFOD Üyesi)
Bergamalı Karatabak İsmail Araç ve deri işleme
Üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası deri işleme ve deriden ürün yapma konusunda ilkçağlara değin uzanan bir geçmişe sahiptir. Sepicilik, tabaklık, debbağlık adlarıyla da adlandırılan; herhangi bir biçimde hayvandan elde olunmuş ham derinin işlenmesine dayalı bu zanaat, binlerce yıllık geçmişe sahip olmasından dolayı en eski zanaatlardandır. Karatabaklık, bu zanaatın; elektrik gücü, dolayısıyla makine kullanmadan salt beden ve kol gücüne dayalı olarak uygulanmasına verilen addır. Gelişen teknoloji, yeni pazar koşulları vb nedenlerden dolayı karatabaklık zanaatı, Anadolu coğrafyasında neredeyse noktalanma aşamasına gelmiş olup, söz konusu coğrafya da tek bir karatabak, Bergamalı Usta İsmail Araç kalmıştır. 79 yaşındaki Bergamalı Karatabak İsmail Araç, günümüzde kent dışındaki tabakhanesinde, tek başına deri işlemeyi sürdürmektedir. İsmail Araç’ın işlediği derilerden mes yapımcıları, davulcular, semerciler yararlanmaktadırlar. Bunun dışında adını yine Bergama’dan alan, üzerine yazı yazma amaçlı parşömeni de yine İsmail Araç işlemekte, söz konusu parşömen denilen ince deriler ilçe ölçeğinde turistik amaçlı olarak değerlendirilmektedir.
İsmail Araç, pek para kazanamıyor olsa da gücünün yettiğince çok sevdiği karatabaklık zanaatını sürdüreceğini belirtmektedir.
Bergamalı Karatabak İsmail Araç ile ilgili belgesel 21 dk.lık olup, belgeseli 9 Eylül Üniversitesi Sinema TV bölümü öğrencileriyle çektik, kurguladık.
Fotoğraf Gösterisi : “Bir Fotoğrafın Yası Tutulur”
Yusuf Aslan (İFOD ve KUFSAD Üyesi)

Yusuf Aslan
Erciş’teki ilk gecem.
Üşüyorum.
Uyumak zor.
Gözlerim kapanıyor çaresiz; düşlerim başlıyor… Erciş Köy Enstitülü kızlar keman çalıyorlar Koca Çınar’ın gölgesinde. Güzel bir Anadolu ezgisi kuş cıvıltılarına karışıyor. Taşınıyor umut ve sevda türküleri kuşların kanatlarında; Erciş’ten Savaştepe’ye, Hasanoğlan’dan İvriz’e, dört bir yana..
“Beyler altın uykularından uyanmak üzere…”
Köy kızlarının huzur içinde gülümseyen yüzleri bir ağıda dönüşüyor birdenbire. Kemanları yerlere düşüyor kırılan kuşların kanatlarıyla birlikte. Işığın önünü kesen kara bulutların gölgesi üstüne düşüyor ezgilerin, türkülerin, Erciş’in…
Zelzele ..!
Gözlerimi karanlığa açıyorum.
Rüzgâr soğuk bir ıslık çalıyor çadırların arasından geçerken. Eski zamanlardan kalma, birikmiş bir acı sarıyor içimi. Her bir çadıra dağılıyor içim parça parca. İçim; ateşler içinde titreyen çocuğun bana ulaşan inlemesi oluyor, alnında boncuklaşan teri, o alına uzanan annenin çaresizliği oluyor içim.
İçim içimi yiyor.
İçim içime ağılıyor.
İçim içime Vanlı Ozan Ruhi Su ile isyan ediyor:
“Gün ışır ışımaz, alın yazımız parlar,
Ne alın yazısı, el yazısı be!
Sökemeyiz ki biz, ilkokul aydınlığı bile gösterilmeyenler.
…”
Gün ışıyor.
Van yolundaki çadır kuyruğu dünkü yağmurlu geceden bu yana devam ediyor, Etraf hareketleniyor yavaş yavaş. Boş tencere, plastik yoğurt kabı ya da ne bulabildilerse onlarla kadınlar yola düşüyorlar. Dağıtılan yerden çorba alıp, çocuklarının karnını doyuracaklar.
Çocuklar; olup bitenlerden habersiz, yaşamları hep buymuş gibi, böyleymiş gibi, alışkanlıklarını sürdürüp gidiyorlar. Büyüklerinin alışılmamış suskunluklarına inat ve bu suskunluktan habersizcesine koşuşturuyorlar bir çadırdan bir başka çadıra. Her bir çadır onlar için birer oyuncak. Keyfini çıkartıyorlar, bayram yerine döndürüyorlar çadır kenti çığlıklarıyla, koşuşturmalarıyla…
Gözde (Bahar) Öğretmen sağ çıkartılmış göçükten. Öğrenir öğrenmez benden haber bekleyen Kuşadası’daki akrabalarını arayıp haberi veriyorum. İçim biraz olsun ısınıyor.
Erciş.
Güzelim Erciş.
Sevgilisi Van Gölü’ne her gündoğumunda gülümseyen, göz kırpan Erciş. Yeşillikler içinden uzanıp kar beyazı saçlarının arasından sarıp beline, heybetli Süphan’la dans eden Erciş…
Yıkıklar ülkesi.
Hayalet şehir.
Televizyonda bir kadın sunucunun söyledikleri neredeyse deprem kadar yıkmış insanları, bize yöneliyor zaman zaman öfke.
Bir şeylerin eksik yada yanlış gittiğini tepkilerden, şikayetlerden ve en önemlisi oradaki gidişattan anlamamak olası değil.
“Organizesizlik” duvarlarına çarpan onca yardım ve onca iyi niyet…
Umudun kesildiği enkazlarda yorgun makineler, etrafta koşuşturan umut insanları. Şehrin ara sokaklarında daha dokunulamamış enkazlar etrafında ağlaşan anneler, çocuklar… “Seslerini duydum hala canlılar, kurtarın yalvarıyorum…” feryatları…
Kamyonlarının tepesinden meyve suyu, süt, bisküvi, ekmek fırlatan yardımseverler. Yerlerde kapışılan giysiler. Yardım araçlarından bir şeyler alma çabasıyla birbirini ezen insanlar…
Arapça ağıtlarla öğretmen kızının içinde bulunduğu göçüğü inleten Samandağlı bir annenin günler süren gözleri yaşlı feryadı…
Ve öğretmenler:
Son derslerini veridiler.
Gittiler…
…
Dönüş için havaalanındayım. İçerisi dışarıdan daha da soğuk. Bütün gece, mecburen buradayız. Battaniyemi oturakta büzüşmüş titreyen öğretmene veriyorum. Isınmak için bir bardak çay alıyorum. Oturduğum masadaki gazetelerden birisinde bir haber :
“Gözde Öğretmeni Kaybettik… “
Kuşlar uçuyordu yol boyunca Erciş’ten Van’a gelirken; bir birinin kanadına sığınmış binlerce kuş..
Gözde öğretmenin gazetedeki fotoğrafı da kanatlandı, katıldı o kuşların arasına; çektiğim bütün fotoğraflar kanatlandı uçmaya başladılar o kuşlarla beraber…
Göçtüler “ölüler tarlasından kendi yaralarıyla…
O günden beri bir fotoğrafın yası tutulur”
YUSUF ASLAN


